あらすじ
Bazı hikâyeler vardır, sessizce gelir kalbinizin kıyısına oturur. Gürültü yapmaz; bağırmaz, çağırmaz. Ama siz, onun orada olduğunu bilirsiniz. “Sarı Papatya” böyle bir hikâye. Sessiz bir bakışın, yarım bırakılmış bir cümlenin, meltem rüzgârında uçuşan saçların ve bir çay bardağının buğusuna karışan iç çekişlerin hikâyesi… Fikret ile Figen’in hikayesi… Kitabın sayfalarını çevirirken; onların iç dünyasında esen fırtınalara, tutunmaya çalışan umut kırıntılarına ve geçmişin gölgeleriyle verdikleri sessiz mücadelelere şahit olacaksınız. Kimi zaman kendi hayatınızdan bir iz, satır aralarına gizlenmiş tanıdık bir acı, ya da unutulmuş bir tebessümle karşılaşacaksınız. Bir İstanbul hikayesi… özellikle de eşsiz güzellikteki Kadıköy Moda betimleriyle örülü, büyülü bir yolculuk. Yer yer toplumsal kalıplara ağır bir yergi. Kimi zaman da derin bir psikoroman. Belki de, sadece bir 21. Yüzyıl Servet-i Fünun edebiyatı… bir aşk hikayesi. "...Aşkı öldüren, hayatı sıkıcı ve boğucu bir rutine çeviren düzenin adına evlilik diyorlar. Etrafa mutluluk gülücükleri saçan iki bireyin oynadığı bir tiyatrodan ibaret evlilik..." "...Gökyüzünde süzülürken kanatları kırılmış da yanlışlıkla dünyaya düşmüş bir melek gibi görünüyordu..." "...Yavaşça birbirlerine doğru yaklaştılar. Dudaklardan tek bir söz çıkmıyordu. O dudakların derdi söz söylemek değildi artık..." "...Kurşun gibi saplanmıştı bu sözler Fikret’in göğsüne. Yüreğini parçalayıp geçmişti kurşunlar; oluk oluk kan akıyordu kalbinden..." "...korkunç bir iblisin düşmanına gözlerinden yıldırımlar saçarak bakması misali bir hışımla Figen’e baktı..." "...Yarın Kınalıada’ya gidelim mi?..."