あらすじ
Genç, yakışıklı ve yetenekli, fil ve dizi oyuncusu Ömer Bardu ve zeki, sade, mütevazi, melek kadın Marta Weiss, bu dünyada ve sadece bunda değil, varlık olarak, tüm zamanlardan beri, birbirine kadersel olarak yazılmış iki ruhtur. Bu hayatlarında da, tesadüfi bir şekilde karşılaşırlar ve o anda, zaman, adeta durur, dünyalar açılır ve yeniden birleşir, başlarına gelen tüm felaketlere rağmen, tek varlık olarak kalmayı başarmış, birbirinden ayrılamadan, hareket etmeye başlarlar. İki eski ailenin, komşuluktan, aşk ve arkadaşlıklarına kadar, nesiller boyunca, Musevi olan ailenin fertlerinin göç edip gitmesine rağmen, kader ağlarını örerken, üçüncü nesil torunları Marta’yı, bu kadim topraklara getirip, eski Türk komşularının torunuyla karşılaştırır. Ömer ve Marta ilk görüşte aşık olurlar çünkü onlar, tek olmak, tamamlanmak, birleşmek isteyen ruhlardır. Onca zaman geçmesine, hiçbir şey değişmemiştir. Onlar, zaten, tüm zamanlardan beri, birbirilerini aramaktadır. Ömer ve Marta, birçok badireler atlatmış ve en sonunda, aradıkları huzuru, sakinliği, aşkı ve tamamlanmayı, buralarda, İznik’te ata topraklarında bulduklarını, son derece sürükleyici bir dille anlatan, kadersel bir romandır. Ömer, ona elini uzatmış, ama kadın, kendisine, soğuk, anlam dolu bir bakış fırlatmıştı. O da, elini çekmiş ve onu, kendi kendine yaşaması gerektiğini yaşaması için bırakmıştı. -Emindim, diye haykırdı. Emindim, emindim! Hangi anne, çocuğunu, onun beni dövdüğü gibi döver ki, annesinin çocuğun başını kırdığını, babasının görmemesi için, hangi anne, çocuğunu dolaba kitler, öyle ki, söz konusu çocuk, asla kendine güveni olmayacak şekilde, hangi anne, devamlı çocuğunu küçük düşürür, ona ağzına gelenini söyler ki? Hmm? Dayaklar, küçük düşürmeler, küçük görmeler, şiddet? Neden? Ve masanın üserindeki her şeyi, yerlere fırlatmıştı. -Sonra da, zorla evlendirme? Hmmm….o zaman, kaçtım. Öyle… Ve siz, şimdi, ne istiyorsunuz? diye onlara bağırdı. Ne istiyorsunuz? Sizi affetmemi mi? No fucking way. -Senin aileniziz, dedi Tuncay. Anne konuşamıyor, sadece ağlıyordu. Ömer başını eğmiş, gözyaşlarını siliyordu. -Sen, bunu biliyor muydun? diye, Dana’ya haykırdı. Dana, evet anlamında, başını salladı. -Ne zamandan beri? -İki gündür. -Aha! Ama sen, ve Ömer’e doğru baktı. Ahhh, sana sormama bile gerek yok, tabii ki biliyordun. Böyle mi, seviyorsun beni?! Tamam ve şimdi ne istiyorsunuz, söyleyin? -Sana yakın olmak istiyoruz, dedi Tuncay. Ömer ona baktı ve gözlerindeki çaresizliğini anladı… -Bana yakın olmak mı? hmmm… Ama, acı çektiğimde, çocukken, düştüğümde, ağladığımda, kocamdan yediğim dayaklardan neredeyse öldüğümde, siz nerdeydiniz? Veya yalnızken, kaçakken, beş parasızken, bir ekmek alacak param bile yokken, neredeydiniz? Veya, kalbim yüzünden, ölüyorken? Nerdeydiniz? Nerde? diye haykırdı. 30 ve küsur yıl, orada değildiniz, şimdi neden? Hayır, teşekkür ederim! Kalktı, bankı kaldırdı ve meyve bahçesine doğru gitti. Meyra, sandalyesinden kalkıp, arkasından koştu. O, ıslak yanaklarla dönüp, ona bağırdı: -Sakın, sakın! Ömer yumruklarını açamıyor, içinden yandığını hissediyordu. Allah, ne badireler atlatmış ve onun, artık, bir zamanlar iyileşebileceğini bilmiyordu. Kendisi onun yerinde olsaymış, çoktan ölmüştü. (…)